17 Ağustos 2014 Pazar

KIRMIZI PAZARTESİ - GABRİEL GARCİA MARQUEZ


GABRİEL GARCİA MARQUEZ
KIRMIZI PAZARTESİ
CAN YAYINLARI
107 SAYFA
ÇEVİRİ: İNCİ KUT

   ~ Kolombiyalı yazar Gabriel Garcia Marquez'in                    1981'de yayımlanan yedinci romanı. ~

     İşleneceğini herkesin bildiği ancak engel olmak için kimsenin hiçbir şey yapmadığı bir cinayet.
     Bugüne kadar okuduklarınızın tersine bu sefer katilin kim olduğunu, cinayeti neden işlediğini, kitabın daha ilk sayfalarından öğrendiğiniz ancak buna rağmen kitabın son cümlesine kadar merak içerisinde okuduğunuz bir eser.
     Marquez kendine özgü yalın anlatımıyla kaleme aldığı bu romanda, kendisinin de çocukluğunda tanık olduğu bir cinayeti, yıllar sonra, kasabalılar ve hatta cinayeti işleyen Vicario kardeşlerle yaptığı konuşmalardan yola çıkarak anlatıyor.
     Romanda gerek kişiler, gerek olaylar hakkında olayı yaşayan herkesin ifadelerine ayrı ayrı yer veren Marquez böylelikle objektifliğini de koruyor.
     Daha ilk sayfalardan olayın bilinmesi kitabın akıcılığını asla etkilemiyor. Bir başka deyişle, kitapta aslında kasabada yaşanılan cinayetin üzerinden, kasabalıların içinde bulundukları ruh hali anlatılıyor. Zira kasabalılar bu cinayetin işleneceğini önceden bilmelerine ve kurbanın aslında suçsuz olduğuna içten içe inanmalarına rağmen, bu olayın önüne geçmek için en ufak bir adım dahi atmıyorlar. Haliyle kitap bir cinayeti anlatsa da, aslında toplumun içinde bulunduğu durumu ve kişilerin ruh hallerini yansıtmasıyla psikolojik bir eser olarak da anılabilir. Zira Marquez'in bir polisiye-gerilim yazarı olmadığını unutmamak lazım.
     Kitabı okurken yer yer parçaları birleştirmek gerekiyor. Zaten kitabı akıcı kılan da bu. Cinayet gününde havanın nasıl olduğundan, kurbanın nasıl biri olduğuna kadar her şeyde kasabalıların farklı ifadeleri göze çarpıyor. Bu ifadelere göre onların içinde bulundukları ruh halinin çözümlemeleri ve cinayete tepkisiz kalmalarının nedenleri araştırılıyor.
     Tüm bu detayları okurken gerçek bir dedektif kadar dikkatli olmanız ve yer yer not tutmanız gerekebilir.


     Bir solukta okunabilecek bu kitap, bir şeylere daha farklı gözlerle bakmanızı sağlayacak.

KOKU

Saat gece yarısını vurdu
Dışarıda yağmur var
Çırılçıplak sokaklar
Arındılar tüm kötülüklerden.
Mis gibi toprak kokusu var havada.
Ne güzel değil mi?

     Bak işte!
     Güzel dedim de
     Sen geldin aklıma yine...

Ne de severdin toprak kokusunu...
Belki de o yüzden erken oldu gidişin.

     Şimdi her yağmurda
     Tüm pencereleri açıyorum.
     Sen kokuyor yine evin içi
     Huzurlu uyuyorum...

SOĞUK

Yorgunum bu aralar!
Üzerime üzerime dönüyor dünya...
Yalnızlık denizinde ıssız adalara kulaç atıyorum...
Bir ışık görüyorum taa dipte, uzakta;
dalıyorum ama yetmiyor nefesim...
Issız sahillere vuruyor bedenim...
Güneş bile ısıtamıyor artık...

19 Mayıs 2014 Pazartesi

KİMİNİNKİ KÖMÜR KİMİNİNKİ YÜZ KARASI !!!

     Bir haftadır yüreklerimiz yanıyor. Yüzlerce insanımızı kaybettik. Onlarca ev babasız kaldı. Bu bir kaza mı yoksa cinayet mi sorusunu sorduk durduk. Cinayet işlemek için illaki direkt olarak öldürmek mi gerekir yoksa olası bir kaza riskine karşı hiçbir önlem almadan, tüm önergeleri reddedip o işçileri o madene indirmek yeterli midir?
     Cevap çok açık değil mi? Hakkında önergeler verilmiş, sorunlu olduğu apaçık ortada, bir yaşam odası bile olmayan bir madene yüzlerce insanı indirmek cinayet değil de nedir? Olabilecek kazalara karşı hiçbir önlem almadan o madende işçi çalıştıranlar kadar buna göz yumanlar da mesuldür solup giden tüm canlardan.
     Acımızı bile doğru düzgün paylaşamayıp, tüm bu olanları "kader" diye nitelendirenler, halkı tekme tokat döverken o madenin sahibiyle yani yüzlerce işçinin katiliyle tokalaşır haldelerse artık bir şeyleri görmenin vakti gelmişte geçiyordur.
     Ölenlerin sayısının bile yiğitçe açıklanamadığını, halktan birçok şeyin saklandığını üzülerek izliyoruz. Bir de tüm bu olanlara tepkimizi gösterirken aradan çıkan çatlak sesler var. "Biz mi dedik madende çalışsınlar diye?" gibi aşağılık laflar eden, vicdanı olmayan, insanlığı kalplerinin karasına gömülmüş olan yaratıklar...
     Ama çok görmemek lazım, o fındık kadar beyinleriyle kendilerince bir şeyler söyleme çabalarını.
     Sonuçta bunları söyleyenler; ayrıştırıcılığı "bizim %50miz var" diyenlerden, riyakarlığı önce "okyanus ötesine selam olsun" deyip işine gelmeyince "paralel örgüt bunlar" diyenlerden, halkı kışkırtmayı "%50mizi evde zor tutuyoruz" diyenlerden, çıkarcılığı "Cumhuriyet amaç değil araçtır" diyenlerden, insanları aşağılamayı "fakirin kömürünü zengin mi çıkarsın?" diyenlerden, terbiyesizliğin dik alasını "ananı da al git" diyenlerden, haysiyetsizliği de ellerindeki tüm özgürlüklerini kendilerine sağlayanlar için "iki ayyaş" diyenlerden öğrenmişlerdir!!!
     Peki şimdi ne olacak? İşçilerin yürümemesi için alınan önlemler, ölmemeleri için de alınacak mı? Üç tarafı denizlerle, dört tarafı hainlerle çevrili ülkem gözünü açıp artık bir şeyleri görecek, hesaplarını soracak mı???
     Yok mu?
     Hiç mi?
     Dimi?
     Sonuçta biz; bir torba kömüre yüzlerce can veririz, rabia için ağlar kendi insanımıza gelince tekme tokat dayak yeriz, terörist başını özgür bırakmak için çabalarken kendi askerlerimizi hapislerde çürütürüz, o madenden sağ kurtulanlar bile bir lokma ekmek için tekrar madene inmekten bahsederken birileri milyon dolarları cebe indirir, görmezden geliriz...
     Ezilen, itilip kakılan, ölen hep bizler oluruz ama yine de vazgeçmeyiz. Çünkü bir bildiği vardır deriz, yol yaptı ama deriz...
     Evet doğru, bir bildiği var ve gerçekten de yol yaptı... Hem de çok iyi yol yaptı kendine... Şimdi de o yolda ilerliyor zaten!!!
     Biz görmekten aciz sadece baktıkça bu böyle devam eder...
     Gün gelir ya bu devran döner, ya da gerçekten anamızı da alır gideriz...